GÜNDEM | “Gökkubbenin altında bir keşmekeş var, vaziyet harika…” DURUM İYİDİR!

Türk hakim sınıfları cephesinde ırkçı bir metin olan “and” ile başlayan ve ırkçı bir metin olduğu kuşku götürmez “İstiklal Marşı” ile devam eden tartışmadan da anlaşılacağı üzere “yerel seçim çalışmaları” şimdiden başlamış durumdadır.

Faşist devletin ve onun faşist partilerinin seçim gündeminin “Yenikapı Mutabakatı” doğrultusunda olacağı anlaşılmaktadır. Önümüzdeki süreçte kimin daha çok ırkçı ve şoven olduğu, kimin Kürt, Alevi, kadın vb. olduğu, yerel seçimler vesilesiyle bir kez daha gündemleştirilecektir.

Gerek hükümetin ve gerekse de burjuva muhalefetin gündeminde bu olması, TC devletinin içine düştüğü durumla ilgilidir. Ekonomik, siyasal, hukuki her alanda sıkışmış devlet aygıtı, içine düştüğü durumu bildik abartılı propagandalar eşliğinde 3. Havalimanı açılışlarıyla gidermeye çalışsa da, gerçeklerin devrimciliği her fırsatta kendini göstermektedir. Bir “katliam limanı”na dönüşen çalışma koşullarına isyan eden inşaat işçilerinin son derece haklı ve meşru eylemlerine saldıran ve gözdağı amacıyla işçileri tutuklayan devlet aygıtı; ajanla başlayan ve Papaz Brunson’la biten sürecin ardından ABD Hazine Bakanlığı’nın TC devletinin İçişleri ve Adalet Bakanlarına getirdiği yaptırımları kaldırdığını duyurmasıyla (02.11.2018) “bağımsız yargı”sının durumunu gözler önüne sermiş durumdadır. Kendi topraklarında bir “gazeteci”nin öldürülmesi karşısında, bu olayı bile pazarlık unsuru olarak kullanan faşist bir devlet gerçekliğinden bahsettiğimiz bilinmelidir.

Sadece iki ayda 3.000’e yakın konkordato başvurusunun yapıldığı, en az 9 bin 727 işçinin ise işten çıkarıldığı koşullarda (3.11.18) son üç aydır mali disiplin ve yeniden dengelenme vurgusu yapan hükümet, bu açıklamaların tam tersi bir adım atarak, vergi indirimine gitti. (31. 10.2018 ) Bunun anlamı aslında AKP’nin net bir sınıfsal duruş içinde olmasıdır. Öyle kimi çevrelerin iddiasının aksine hiç de kafası karışı değildir. Recep Tayyip Erdoğan tıpkı OHAL’i komprador patronların lehine kullandıklarını açıkladığında olduğu gibi her fırsatta temsilcisi olduğu sınıfların çıkarlarını gözetmektedir.

Faşist devlet yönetmekte zorlanmakta, yüzündeki demokrasi maskesini çıkarmakta bir sakınca görmemektedir. AKP’nin hükümet olduğu sırada 59 bin kişi olan mahpus sayısı, Haziran 2018 verilerine göre 246 bin kişiye ulaşmış durumdadır. (3.11.18) Tutuklamadığını ise denetimli serbestlik adı altında, hapishane tehdidiyle baskı altında tutmaktadır. 2010’da 79 bin 822 kişiye denetimli serbestlik uygulanırken bu sayı 30 Temmuz itibarıyla 6 kat arttı ve 456 bin 157 oldu. (25.08.18)

Bu yöneteme krizi beraberinde içeride işçi sınıfı ve halka dışarıda ise son olarak Rojava örneğinde olduğu gibi saldırganlığa başvurmasına yol açmaktadır. Sınır ötesi müdahale tehditleri yaşanan siyasal, ekonomik, hukuki, kültürel vb. vb. çöküşün çaresi olarak gündemleştirilmekte; içerde ırkçılık, şovenizm, kadın, çocuk, LGBİT+, hayvan düşmanlığıyla sorununa çare aramaktadırlar.

 

Kendi Krizine Çözüm: Rojava Devrimini Boğmak!

Türk devletinin Afrin işgalinden sonra “Fırat’ın doğusu” söylemiyle Rojava topraklarına yönelik tacizlerde bulunması, bir yanıyla Suriye politikasında sıkışmışlığın ve çözümsüzlüğün ürünüyken, diğer yanıyla içte yaklaşan yerel seçimlere “hazırlık” olarak okumak mümkündür.

Kobane ve Tel Abyad’a yönelik top atışları, TC’nin İdlip’te cihatçı çetelere yönelik garantör tavrını tam olarak yerine getirememesinin üzerini örtmek ve asıl olarak da Rojava devrimi ile bölgede Kürt Ulusal Hareketi’nin elde ettiği demokratik kazanımları boğmak, Ortadoğu coğrafyasında tüm yetmezlikleri ve eksikliklerine rağmen demokratik ilerici bir pozisyonda duran bu oluşumu daha başındayken ortadan kaldırmak istemektedir.

Üstelik TC faşizminin bu hamlesiyle bölgede halen varlığını sürdüren DAİŞ çeteleri bir nebze olsun nefes almış durumdadırlar. Bu hamle, TC faşizminin DAİŞ’e desteğinin devam ettiğini göstermektedir.

Bununla birlikte Rusya, Astana Mutabakatı ile İdlip’te görevlendirdiği TC’yi, “Fırat’ın doğusu” söylemiyle ABD’de politikasına karşı konumlandırmaya çalışmaktadır. Bunda da belli oranda başarılı olduğu anlaşılmaktadır. Rusya’nın Afrin işgali sırasındaki tutumu ve hava sahasını açarak faşist TC işgaline izin vermesi tavrı akıllardadır. Anlaşılan bu tavrıyla Rusya, bir yandan TC’yi kendi yanına çekmeye, diğer yandan ise Kürt hareketini Esad’la en geri koşullarda masaya oturmayı hedeflemektedir.

TC devletinin genetik kodlarına işleyen Kürt düşmanlığı, efendisi olan ABD emperyalizminin bölgede uygulamaya koyduğu politikalarla karşı karşıya gelmesine yol açmaktadır. Bu karşı karşıya geliş TC faşizmini kimilerinin sandığı gibi asla anti-emperyalist yapmamakla birlikte, Kürt Ulusal Hareketi’nin hareket sınırlarına da işaret etmektedir. Bütün varlığıyla bölgede olası demokratik Kürt kazanımlarını boğmak ve ezmek isteyen TC faşizmi, bu politikası doğrultusunda her türlü pazarlığı yapmaya ve emperyalistlerin kullanışlı birer aparatı olmaya dünden hazırdır. ABD emperyalizmini tavrı şimdilik, “DAİŞ tehdidine karşı Kürt ortaklarımızla çalışmaya devam edeceğiz” olsa da, aynı gücün Afrin işgali karşısında tavrı hafızalarda tazedir.

ABD emperyalizmi Kürt Ulusal Hareketi için güvenilmez bir “ortak” olmayı sürdürmektedir. Ki Kürt Ulusal Hareketi’nin de ABD “mutlak bir garantör” olarak bakmadığı açıktır. Burada temel mesele Kürt halkının kendi gücüne ve dostlarına güvenmesi çizgisinin devam ettirilmesidir. Ancak halihazırda TC faşizminin Kürt Ulusal Hareketine ve kazanımlarına yönelik bu saldırgan tutumu ve “çöktürme” siyaseti orta yerdeyken, demokratik talepler olsa da başka gündemleri ileriye sürmek ya da halen “çözüm masası” çağrısı yapmak doğru ve yerinde bir politika olarak görülmemektedir.

 

Kendi Çizgimize ve Gücümüze Güvenelim!

TC faşizminin 15 Temmuz darbe girişimini kullanarak, ilerici-devrimci ve komünist harekete yönelik gerçekleştirdiği kapsamlı saldırılar sonucunda, halihazırda (Kürt hareketini dışta tutarsak) iki dinamiğin kendisini hissettirdiğini görüyoruz.

Bunlardan birincisi devrimimizin öncü ve önder gücü olan işçi sınıfının kendiliğinden de olsa eylemlilikler içerisinde olmasıdır. Ekonomik krizin bütün yüküyle kendisini hissettirdiği koşullarda işçi sınıfı kendisine dayatılan çalışma koşulları ve sömürünün ağırlığına isyan edip tepki göstermektedir. Sınıf bilinçli proleterlerin bu alanda belli pilot bölgeler belirleyerek basitten karmaşığa bir örgütlenme çalışması içerisinde olması, faşizmin başta ekonomik kriz olmak üzere, işçi sınıfı ve emekçi halka yönelik ırkçı şoven politikalarının teşhir edilmesi önem kazanmaktadır.

Verili koşullarda ön plan çıkan bir diğer dinamik ise kadın hareketidir. İçişleri Bakanlığı verilerine göre 2017’de 133 bin 809 kadın, 2018 yılının ilk 7 ayında ise 96 bin 417 kadın şiddete maruz kaldı. Kadınlardan 393’ü hayatını kaybetti. (1.11.18) Kamuoyuyla paylaşılan bu verilerin tam olarak gerçeği yansıtmadığı, yaşanan vaka sayısının daha fazla olduğu açıktır. 25 Kasım’a yaklaştığımız bu günlerde çalışmalarımızın bir gündem maddesinin de bu sorun olması gerektiği çok açıktır. Meselenin önemi ve aciliyeti, demokratik devrimin hali hazırda çözmesi gereken bir soruna işaret ettiği kadar, anın devrimci çalışmalarının bir gündemi olmasını da dayatmaktadır.

Ülkemiz açısından son derece önemli bir rolü olan devrimci gençlik hareketinin faşizmin ağır saldırıları altında kabuğuna çekildiği koşullarda bu sessizlik kimseyi yanıltmamalıdır. Nihayetinde Gezi’nin sloganları halen kulağımızda yankılanmaya devam etmektedir.

Gençlik hareketinin kendini yeniden toparlaması mümkündür. Bu alanda atılacak mütevazi ancak sistemli adımlar karşılığını kat be kat verecek potansiyeli taşımaktadır.

Bu koşullarda temel çizgimiz, başta işçi sınıfı olmak üzere kitle hareketleriyle ilişkilenmek, hem kendimizi hem de kitleleri örgütlemektir. Devrimci demokratik örgütlenmelerle ortak iş yapmaya önem vermek, dar grup çıkarlarını değil, sınıfın ve halkın çıkarlarını ön plana almak doğru olandır. Son süreçte devrimci örgütlenmelerle yakaladığımız ortak iş yapma kültürünü zenginleştirmek, örneğin HDK çalışmalarında daha da aktifleştirmek doğru yaklaşım olacaktır.

Birleşebileceğimiz bütün güçlerle pratikte devrimci duruş ilkesine göre birleşmeye, işçi sınıfına ve halka dayatılan bu koşullara karşı koymaya çalışmak olmazsa olmazdır. Ekonomik krizden, yerel seçimlere kadar son derece canlı bir politik gündem önümüzde durmakta, atacağımız her adımın karşılığını

Bizler kendimize ve çizgimize güveniyoruz. Çünkü Mehmet Demirdağ’ın ifadeleriyle: “Durum iyidir. Durum iyidir, çünkü; gerçekler devrimcidir, bizim için kötü olan gerçekler değil, gerçekleri keşfedememektir. Durum iyidir, çünkü; hayallerle değil, gerçeklerle uğraşıyoruz, kısır çekişmelerde değil, gerçek sorunlarımızda yoğunlaşıyoruz. Durum iyidir, çünkü; ne kadar sorunlu ve yetersiz olursa olsun, üzerinde yükseleceğimiz, gelişime açık ve hiç de küçümsenmeyecek bir örgütsel güç mevcuttur. Durum iyidir, çünkü; yaşadığımız topraklardaki sınıf mücadelesinin gelişim teori ve stratejimizin ışığında atacağımız her adıma, yapacağımız her müdahaleye karşılığını kat kat verecek bir yöndedir. Durum iyidir, çünkü; çözümsüzlüğün değil çözümün, dağılmanın değil birleşmenin, karamsarlığın değil umudun yolundayız.”

10